TRUMP AMERİKAN SEÇİMLERİNİ "MİLLİLEŞTİRMEK" İSTİYOR
- Av. Ahmet Çağrı KARACA

- 5 Mar
- 3 dakikada okunur
Amerika’da Seçim Güvenliği mi, Seçmen Baskısı mı? Hukuki Bir Analiz
Amerika Birleşik Devletleri, 2026 ara seçimlerine doğru ilerlerken, seçim sisteminin temellerini sarsan ciddi bir hukuk mücadelesine sahne oluyor. Bir hukukçu perspektifiyle bakıldığında, Amerika’da yürütme erkinin seçimleri "merkezileştirme" ve seçmen katılımını zorlaştırma girişimleri, demokratik denge-denetleme mekanizmaları açısından endişe verici bir boyuta ulaşmıştır.

Süreç, Trump'ın 4 Şubat'ta katıldığı Dan Bongino'nun podcast yayınındaki çarpıcı açıklamalarıyla fitillenmiştir. Trump bu röportajda, seçimlerin "millileştirilmesi" (nationalize) gerektiğini savunarak, "Yönetimi devralmak istiyoruz. En az 15 yerde oylama sürecini devralmalıyız. Cumhuriyetçiler oylamayı millileştirmeli," ifadelerini kullanmıştır.
Ancak bu merkeziyetçi söylem, kısa süre sonra yerini sert bir inkara bırakmıştır. Birkaç hafta sonra bir PBS News muhabiri, kendisine tam da bu "millileştirme" hedefini gerçekleştirecek 17 sayfalık bir başkanlık kararnamesi taslağını sorduğunda Trump, "Bunu size kim söyledi? Böyle bir belge yok, bu saçmalık," diyerek belgenin varlığını reddetmiştir. Kaynaklar, Trump'ın bu inkarına rağmen söz konusu taslağın yaklaşık bir yıldır Cumhuriyetçilerin yazışmalarında dolaştığını ve aslında somut bir planın parçası olduğunu ortaya koymaktadır.
1. Medeni Haklar Yasası: Korumadan Tasfiyeye
Amerika tarihinde 1965 yılında yürürlüğe giren Oy Verme Hakları Yasası (Voting Rights Act), özellikle siyah vatandaşların oy kullanmasını engelleyen ırkçı ve ayrımcı uygulamalara son vermek amacıyla, "Kanlı Pazar" gibi trajik olayların ardından büyük bedellerle çıkarılmıştı. Bu yasa, Adalet Bakanlığı’na (DOJ) azınlık grupları koruma yetkisi veriyordu.
Ancak günümüzde, özellikle 1960 tarihli Medeni Haklar Yasası'nın (Civil Rights Act of 1960) bu amacından saptırıldığı görülmektedir. O dönemde siyah Amerikalıların kayıtlarının silinmesini önlemek için çıkarılan bu kanun, bugün eyaletlerin seçmen listelerini Adalet Bakanlığı’na teslim etmeye zorlanması ve bu listeler üzerinden geniş çaplı "seçmen tasfiyeleri" (purges) yapılması için bir araç olarak kullanılmaktadır. Bu durum, seçmen haklarını korumak için tasarlanan yasal mevzuatın, ironik bir şekilde seçmenleri sistem dışına itmek için kullanılması anlamına gelmektedir.
2. SAVE Yasası ve İsim Karmaşasının Yarattığı Engel
Gündemdeki en kritik yasal düzenlemelerden biri olan SAVE Yasası (Safeguard American Voter Eligibility Act), seçmen kaydı için fiziksel bir vatandaşlık belgesi (pasaport veya doğum belgesi) sunulmasını zorunlu kılmaktadır. İlk bakışta makul görünen bu şart, Amerika’daki toplumsal gerçeklerle çakışmaktadır:
Evli Kadınlar: Milyonlarca Amerikalı kadın, evlendikten sonra eşlerinin soyadını almakta, bu da kimlik kartlarındaki isimlerin doğum belgeleriyle eşleşmemesine neden olmaktadır.
Farklı İsim Kültürleri: Asya kültürlerinde soyadının önce yazılması veya Latin kökenli vatandaşların çift soyadı kullanması gibi durumlar, sistemdeki katı veri girişi kurallarıyla uyuşmamaktadır.
Vatandaşlık İspatı: Amerika’da yaklaşık 21 milyon vatandaşın bu belgelere kolay erişimi bulunmamaktadır. İsimlerin belgelerle birebir eşleşmemesi, bu kişilerin oy kullanmasını teknik olarak imkansız hale getirebilmektedir.

3. Seçim Memurları Üzerindeki Hapis Tehdidi
Bu bürokratik engeller, sadece seçmenleri değil, seçim memurlarını da hedef alan ağır yaptırımlarla pekiştirilmektedir. SAVE Yasası, belgeleri "mükemmel" şekilde uyuşmayan birini kaydeden seçim memurlarına karşı hapis cezası ve cezai takibat öngörmektedir. Ayrıca, herhangi bir şahsın seçim memuruna dava açabilmesine olanak tanıyan bir düzenleme de mevcuttur. Hata yapması durumunda hapse girme korkusu yaşayan bir memurun, en ufak bir isim farklılığında dahi kaydı reddetme eğilimi göstermesi kaçınılmazdır.
4. Baskınlar ve Yürütmenin Müdahalesi
Hukuki süreçlerin yanı sıra, Amerika'da kolluk kuvvetlerinin doğrudan müdahale ettiği olaylar da yaşanmaktadır. 28 Ocak’ta FBI ajanları, Georgia eyaletindeki Fulton County Seçim Merkezi’ne baskın düzenleyerek 600 kutudan fazla belgeye el koymuştur. Bu baskının en dikkat çekici yanı, iç güvenlik yetkisi bulunmayan Ulusal İstihbarat Direktörü'nün (DNI) de operasyonda hazır bulunmasıdır. Bu durum, istihbarat servislerinin sivil seçim süreçlerine dahil olması bakımından hukuk çevrelerinde "modern bir Watergate" olarak nitelendirilmektedir.
Sonuç
Amerika’da yaşanan bu süreç, seçim güvenliğini sağlama iddiası altında, aslında seçmen katılımını zorlaştıran ve yerel yetkilileri adli baskı altına alan bir yapıya dönüşmektedir. Seçmen listelerinin merkezi bir kontrol altına alınması ve mahkeme kararlarının kararnamelerle aşılmaya çalışılması, Amerika’nın geleneksel eyalet bazlı seçim sistemini ve demokratik dengelerini ciddi bir sınavla karşı karşıya bırakmaktadır.

Yorumlar